YÜKLENİYOR

Ara

EDİP TEPELİ: “OYUNCULUK, SANATIN DİĞER ALANLARI GİBİ KENDİ KENDİNE YAPABİLECEĞİNİZ BİR MESLEK DEĞİL”

Paylaş

O kimine göre bir meczup, kimine göre ise alim bir kişi… Kimden bahsettiğimizi merak ediyorsanız eğer hemen söyleyelim. Sefirin Kızı dizisinden tanıdığımız Kavruk Ömer’den bahsediyoruz. Diziyi seyredip de Kavruk Ömer karakterini sevmeyen yoktur herhalde. Böylesi bir karaktere hayat veren Edip Tepeli ile ikicaybiriacik.com için sözleşip, keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik. Siz de bu söyleşi de bize eşlik etmeye hazır mısınız?

Söyleşi: Ebru ALTIN ÇAPÇI

Star TV’nin fenomen dizilerinden Sefirin Kızı’nı şu ana kadar denk gelip izlemeyen yoktur herhalde. Sizi bilemeyiz ama bizim dizide tek bir favori oyuncumuz var. O da Kavruk Ömer gibi zor bir karaktere hayat veren Edip Tepeli’den başkası değil. Malum Kavruk Ömer; dışarıdan bakanların meczup olarak görmelerine rağmen aslında alim bir kişi. Böylesi bir karakterin altından başarıyla kalkan Edip Tepeli’yi birlikte daha yakından tanımaya ne dersiniz?

Edip Tepeli oyuncu olmanın dışında kimdir? Okuyucularımız için kısaca kendinizden bahseder misiniz?

Aile babasıyım. Yeni edindiğim bir özellik. Bayıldım. Her soruya böyle cevap verebilirim. Şaka bir yana tabiri caizse düz biriyim ben. Karımla, kızımla vakit geçirmeyi seven ve tercih eden, işinden kalan vakitte de genellikle yine işi üzerine hayaller kuran biriyim. Tiyatroda yönetmenlik, içten içe beni üzen, mesleğimin monotonlaştığı hissini de kazıdı. Yeni rejiler hayal etmek artık günümün bir parçası. O alanda risk almak çok heyecan verici geliyor. Gerçi benim için oyunculuk da böyle. Muhtemelen doğru bir bakış değil ama risk almazsam sıkılıyorum. Sıkılınca da müthiş bir süratle sıkılıyorum mesleğimden ki özel hayatında hiç sıkılan biri değilimdir ben.

OYUNCULUĞU MESLEK OLARAK SEÇMEYİ O GÜNE KADAR HİÇ DÜŞÜNMEMİŞTİM

Oyuncu olmaya nasıl karar verdiniz?

Esnaf çocuğuyum ben. Okuldan kalan vaktinde tatil yapan değil, dükkana tıkılanlardan. Aklımda spesifik olarak tiyatro yoktu. Ablama: “Bana bir kurs bul. Ne olursa… Şöyle arada bir beni dükkandan kurtaracak. Eğitim olunca pek ses etmiyorlar.” dedim. İzmir Konak Belediyesi’nin oyunculuk kursu afişi varmış hemen yanında. “Sen şiire, edebiyata meraklısın. Olur mu?” dedi. “Ne olursa.” dedim. Uzaylı gibiydim kursa başladığımda. Tirad diye bir şeyler çalışıyorlar, konservatuar sınavı diye bir şeye hazırlanıyorlar… Hiç düşünmemişim o güne kadar! Bunun bir meslek olarak seçilebileceğim aklıma dahi gelmemiş. Sonra ben de denedim diğer gençlerin yaptıklarını. O bir histir, anlatılamaz… Ben sahneye basınca, tanıdık birbirimizi. 

Yönetmenliğini Emre Kabakuşak’ın yaptığı Sefirin Kızı dizisinde canlandırdığınız Kavruk Ömer karakteri ile her hafta evlerimize konuk oluyorsunuz. Köyün kimine göre delisi kimine göre de ozanı olan Kavruk Ömer karakterini bize biraz anlatır mısınız?

Kavruk, dünya hırsından istifa etmiş, kendini doğanın akışına ve Allah aşkına bırakmış, ona sahip çıkanlara hastalıklı bir sadakat duyan, romantize edilmeye çok müsait ama herkes kadar kusurlu yine de bir o kadar da güzel bir adam. Emre’nin rolü bana vermesinde etkili olan şey de buydu sanırım; rolü gerçek kılmaksa amacımız (ki bu hedef sabit değildir onu üslup belirler) onu çok sevmek bizi yanılgıya sokar. Oynadığı karakteri çok seven veya çok eleştiren ve hatta ona üzülen insan onu tek tipleştirir. Oynadığım insanları kusurları üzerine kurar, bunu yaparken de yargılamamaya özen gösteririm. Bu oynadığınız karakteri sevmenize mani olmadığı gibi sevginizin karaktere bakışta sizi kör etmesine mani oluyor. Yoksa o kadar severek oynadım ki Kavruk’u, ilk günden beri hep söylerim; bana “bu senaryodan istediğin rolü seç, senindir” demiş olsalar, yine Kavruk’u seçerdim.

Sefirin Kızı deyince aklınıza ilk ne geliyor?

“İki gün setim var sonra dört gün boşum var. Dönerim ben İstanbul’a iki gün sonra” diye evden çıkıp bir buçuk ay dönemeyişim. Şehir dışı iş çekmenin ne demek olduğunu pek anlayamamışım en başta. Hiç öyle ayrı vakit geçirebilen insanlar değilizdir biz Ayşecan ile. Başlarda evden ayrı kalmak biraz yıpratıcı oldu ama Ayşecan, pandemi dolayısıyla tiyatrolar kapanıp yanıma gelince, hayat boyu harika hatırlayacağımız bir Bodrum macerasına dönüştü baştaki telaşımız. Ayşecan olmayınca sosyalleşemiyorum da ben. O gelince arkadaş oldum ekiple. Kızım da burada doğdu. Her şeyiyle unutulmaz oldu Sefirin Kızı.

AKLIN BİZE KAZANDIRDIKLARI O KADAR CEZBEDİYOR Kİ NELER KAYBETTİRDİĞİNİ GÖREMİYORUZ

Dizide canlandırdığınız Kavruk Ömer karakteri ile benzer yönleriniz var mı? Kavruk’un en çok hangi özelliğini seviyorsunuz? Bu anlamda size göre Kavruk ile Edip hangi yönlerden benzer ya da farklı?

Çok yok. Hatta hiç yok. Şehirde geçti benim çocukluğum. Doğayla öyle bir temasım olmadı. Açılmadı alnımda o göz. Çok sevdiğim bir replik vardı;
-Akıl seni bırakınca deli oluyon. Sen aklı bırakınca meczup.
Ah ne muhteşem olurdu bırakabilsek aklı. Aklın bize kazandırdıkları o kadar cezbediyor ki neler kaybettirdiğini göremiyoruz. Halbuki Shakespeare diyor ya: “Bilinç böyle korkak ediyor hepimizi”

Bir de John Lennon’a atfedilen bir hikaye vardır. Sanmıyorum gerçek olduğunu. Genelde hikayeyi çarpıcı kılmak adına tartışmaya müsaade vermeyen bir sanatçının ya da devrimci bir liderin ismi kullanılır böyle hikayelerde ama özetle hikaye şu:

Öğretmen John Lennon’a sorar;
– Büyüyünce ne olacaksın John?
– Mutlu.
– Soruyu anlamadın galiba?
– Hayır öğretmenim, anladım.

Akıl bu soruya kuşkusuz öğretmen, doktor, mühendis gibi cevaplar verirdi. Konunun o olmadığını kalbiniz kırılınca anlıyorsunuz.

HER TARAFINDAN MEYDAN OKUYAN BİR ROL OLUNCA HİÇ DÜŞÜNMEDİM

Şu anda rol aldığınız proje ile yollarınız nasıl kesişti? Size “Bu işte mutlaka olmalıyım” dedirten şey ne olmuştu?

Oyuncu kadrosu zaten yeterli motivasyonu veriyordu. Bir de üstüne her tarafından meydan okuyan bir rol önüme gelince… Ve oyunculuk anlamında daha deneme alırken bile yönetmenden bu kadar doğru yönlendirmeler alınca ikinci kez düşünmedim bile.

Özellikle oynamak istediğiniz bir rol var mı?

Tipolojik olarak maalesef hiç uygun olmadığımı bilmekle birlikte Othello oynamayı hep çok istemişimdir.

TAM ZAMANLI BABALIK, YARI ZAMANLI OYUNCULUK YAPIYORUM

Çekimlerden arta kalan vakitlerde neler yapıyorsunuz?

Ben tam zamanlı babalık, yarı zamanlı oyunculuk yapıyorum bu aralar. 

Oyuncu olmak isteyenlere eğitimin rolü, mesleki disiplin ve kişisel gelişim hakkında neler söylemek istersiniz?

Oyunculuk, sanatın diğer alanları veya sporculuk gibi idmanını kendi kendine yapabileceğiniz bir meslek değil. Genel hatlarıyla sanatta eğitime inanmasam da eğitime ayrılan süre bir idman imkanı sağlıyor size. Dört sene boyunca sizin gibi bu mesleği icra etmek adına kendini öğrenmeye açmış, yaşça yakın olduğunuz insanlarla
bir şeyler deneme fırsatı… Bu önemli bir şey. Yoksa dışarıda kimsenin bilmediği şeyler fısıldanmıyor konservatuvarda kulağınıza. Oyunculuk çok empati gerektiren bir meslek. Mümkün olduğunda insanı anlamak ve bir insanda, insanlığın tüm hallerinin var olduğunu kabullenmek zorundasınız. Vücudumun her zerresiyle nefret ediyorum “kişisel gelişim” sözünden ama bununla kastedilen şeyin esas mesele olduğunu söyleyebilirim. Ama bunu salt entellektüel seviyenizi geliştirerek veya kendinizi gelişmek istediğiniz sanata çok fazla maruz bırakarak yapamazsınız. Her şeyin temas halinde olduğu bir evrende hiçbir gelişim kişisel olamaz.

İSTANBUL’A DÖNÜNCE MUTLAKA BİR OYUN YAPACAĞIZ

Yakın zamanda sevgili eşiniz Ayşecan Tatari ile birlikte hayata geçirmeyi düşündüğünüz projeleriniz var mı?

Her gün dört tane falan oluyor. Her gün yeni bir projeye heyecanlanıyoruz neredeyse. Daha çok da ben. Ayşecan’ın ayakları biraz daha sağlam basar yere. İstanbul’a dönünce muhakkak bir oyun yapacağız. Henüz kesinleşmedi tabi oyun seçimi söz konusu olunca değerlendirmeniz gereken çok fazla faktör oluyor. Beraber
iş üretebilmenin şımarıklığı da var tabi. Bu herkesin başına gelebilen bir şey değil. Piyango gibi. İşi çıkarırken aramız biraz bozuluyor tabi ama toparlıyoruz hemen. Melih Cevdet Anday’dan Mikadonun Çöpleri bizi senelerdir dürter bir kenardan. Belki önümüzdeki sene yaparız. Belli mi olur?

Son olarak okuyucularımıza ne söylemek istersiniz?

Tom Waits’ten Martha dinlesinler. Murakami’den Sahilde Kafka okusunlar. Carla Simón’dan Summer 93’ ve Pamela Adlon’dan Better Things izlesinler.

*** Söyleşide kullanılan fotoğraflar Sami Aksu’ya aittir.

Etiketler

Yorum Yaz

Your email address will not be published. Required fields are marked *